Kayıt    Giriş
07 Şubat 2012 Salı
Ana Sayfa  
Makale Detayları
22 TEMMUZDA NE OLDU?

'Seçimlerin öne alınmasının gerekçesi Gül'ün cumhurbaşkanı seçilememesiydi. Bu anlamda seçim gizli bir referandum niteliğindeydi' 'Ancak konuyu tek maddeye indirmek yanlış. Demokrasi esas ise, bireyin kendi çıkarını düşünme doğrultusunda akılcı davrandığını düşünmek gerekir.

Başlarken
AKP'nin, 4.5 yıllık iktidar döneminin ardından yüzde 46.58 oranında oy aldığı 22 Temmuz seçimlerinin sonuçları tam bir aydır tartışılıyor.
Sonuçlar üzerindeki en büyük etkiyi, "cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşananların yarattığı" düşüncesi AKP içinde de görüş ayrılığı doğurdu.
Sonuçlara ilişkin tartışma, merkezi ve yerel yönetim olanaklarıyla seçmenlere yapılan sosyal transferlerin etkisinden muhalefetin yarattığı boşluğun AKP tarafından başarıyla doldurulduğuna kadar uzanıyor.
Milliyet, bugüne kadar bilimsel analizi yapılmayan 22 Temmuz seçimlerini, çalışmaları dünyada da takip edilen Türkiye'nin önde gelen sosyologlarından Prof. Dr. Sencer Ayata ile masaya yatırdı.
ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Ayata'nın sorularımıza verdiği yanıtlarda; partilerin stratejileri, seçmen davranışını belirleyen etmenlerin tamamı, AKP'nin siyaset ve ekonomiye getirdiği yeni düzen, CHP'nin durumu ve gelecek projeksiyonu konularında ilk kez okuyacağınız son derece çarpıcı çözümlemeler bulacaksınız.

Seçim öncesindeki kutuplaşma seçmen davranışını nasıl etkiledi? AYATA: Kutuplaşma iktidar ve ana muhalefet için safların sıklaşması sonucunu doğurdu. AKP, Milli Görüş geleneği ve tabanından gelen oyları sağlama aldı ve doğrusu çok az fire verdi.
Mitingler de solu CHP'de topladı, DSP ittifakı doğdu, bazı sol partiler seçime girmedi. Yani oylar bu seçimde büyük ölçüde toplandı. CHP "laik tabanı" toplayarak yüzde 21 gibi "muazzam" bir oy aldı. Neredeyse tek faktöre bağlı olarak bu düzeye ulaşan bir oyun eşine pek kolay rastlanmaz. AKP ise Milli Görüş desteğinin üzerine yüzde 30 dolayında oy eklemeyi başardı.

Bu seçimin gündemi neydi?
AYATA: Seçimler özellikle yurtdışında esas olarak İslam-laiklik ekseninde algılandı. Bu perspektif Türkiye'deki asker-sivil ilişkisi üzerine oturtuluyor. CHP laiklik eksenindeki oyları adeta çantada keklik gibi görerek kampanyasını güvenlik, terör, ulusal bütünlük alanına odakladı. Bir ara sınıra asker yığma CHP propagandasının tek maddesi haline geldi.
Ancak bu alanda daha kazançlı çıkan parti; cenazeler, maçlar, asker yolcu etme gibi olaylarda daha aktif olan ve oylarını neredeyse ikiye katlayan MHP idi. CHP'ye en az birkaç puan getirebilecek alanlar ise istihdam, işsizlik, yoksulluk, geçim sıkıntısı, sosyal güvenlik konularıydı.
Büyüme, yatırım, ekonomik dengeler, dış ekonomik ilişkiler üzerine söyleyecek ciddi bir birikimi olmayan CHP, sosyal politika alanını da boş bırakınca AKP bu alan üzerinde tam hâkimiyet sağladı. Bir önceki seçimde iş dünyası için bu konuların sembolü olan Kemal Derviş CHP'de idi ve bu eksiklik hissedilmemişti.

 'Politizasyon doruktaydı'
Seçim atmosferinde kamuoyuna ilişkin genel gözleminiz neydi?
AYATA: Seçimler boyunca birbirine zıt iki eğilim dikkatimi çekti. Bir yanda, özellikle büyük şehirlerde adeta siyasetle yoğrulmuş, aşırı politize bir kamouoyu, ama her akımdan, her siyasi görüşten.
Bu derecede bir politizasyon 1970'lerden bu yana yaşanmamıştı. Oysa kasabalara ve şehirlere gidenler, örneğin il değerlendirmeleri yapan gazeteciler, böylesine durgun bir seçim ortamı görmediklerini yazıyorlardı. Sonunda muazzam bir oy kullanma seferberliği yapıldı. Özellikle laiklik vurgusu yapan kesimde, bırakın kendilerini, herkes hasta anne ve babalarını sandığa taşıma telaşına düştü.

Genellikle "rahatına düşkün olduğu" varsayılan ve sandığa gitme kararlılığı zayıf olan bu kesimi böylesine harekete geçiren neydi?
AYATA: Rejimin niteliği tartışılıyordu. Bu yarış seçime katılımı çok üst düzeylere taşıdı. Denilebilir ki, seçmenin en az üçte biri öncelikle din-siyaset ilişkisi teması etrafında oy verdi. Yani CHP oylarının çok büyük bölümü ile AKP'nin dini kimliği ön plana çıkaran tabanının toplamı.
İkinci temel etken yine klasik bir sosyolojik değişken, etnik kimlikler ve etnik ilişkiler. Yani kimlik, milliyetçilik, terör, devlete yönelik bölgesel tehditler... Özellikle DTP ve MHP için bu tartışma etrafında şekillenen oylar çok önemli idi. Üçüncüsü ise, iş, geçim derdi, hastane, çocuğun okulu vs. Yani günlük yaşam dünyası; bu dünya ise alabildiğine sakindi. Ve bu sessiz alana AKP damgasını vurdu. Dini konuşmalar, ev ziyaretleri, yardımlar yani din temelli enformal ilişki ağlarını devreye sokarak...
Derinden yürütülen kampanyada hem kültürel, hem dini, hem de ekonomik değişkenler gündemdeydi. Seçimin üç konusu da gerçek anlamda duyarlıklara ve her biri önemli büyüklüklerde oy tabanına hitap ediyordu. AKP bu üç konunun üçünde birden ve özellikle sosyoekonomik sorunlar konusunda en iddialı biçimde söz sahibi olmaya çalışan tek partiydi.

İktidar ve toplum birliği
 Din-laiklik, etnik kimlikler-güvenlik, ekonomik-sosyal sorunlar. Seçim sonuçlarını bu üç ana gündem maddesi mi tayin etti?
AYATA: Bir de bizim seçimlerde güç ile, kazanma şansı yüksek olan ile başarı arasında sıkı bir ilişki vardır. Çünkü iktidar her bakımdan çok önemlidir; iş olur, ihale olur, belediyeden ruhsat olur vs. Kararsızım diyen çok kimse "kim kazanıyor" diye bakınır. Çünkü iktidara ters düşmek istemez.
AKP, her yere uzanan örgüt ağıyla, diğer partilere göre mahalli ortamı, yani kimin ne beklediğini, kimin nasıl davrandığını diğer partilerden daha iyi izler. AKP bu açıdan kampanyayı çok iyi götürdü. Kampanya başladı ve AKP oyunun yüzde 40 olduğunu herkese duyurdu. "Biz kazanıyoruz, haberiniz olsun" mesajını verdi. Son haftalarda biraz da bu nedenle oy artırdı. Diğer bir deyişle, siyasi iktidarın gücü ile toplumdaki güç biraz iç içe geçiyor.
Bizde siyasi denetim ile toplumsal denetim tam örtüşmez; hatta denilebilir ki demokrasinin dinamizmi bir ölçüde bu ayrılığa bağlı olagelmiştir Türkiye'de. Son yıllarda AKP'nin yaygın taban örgütlenmesi birçok mahalli çevrede merkezin siyasi gücü ile toplumdaki güç yapılarının iç içe geçmesine yol açmaya başladı.

Dış dünyanın AKP lehine sonuçları etkilediğini düşünüyor musunuz?
AYATA: AKP seçim sürecinde IMF, uluslararası finans dünyası, ABD, bazı AB ülkeleri ve çeşitli dış güçlerin sempatisi ve desteğini almayı başardı. Bu desteği iyi çatılmış, planlanmış bir güç koalisyonu gibi görmek doğru olmaz.
Yine de bu uluslararası atmosfer AKP'ye önemli bir moral destek sağladı, rakiplerine karşı elini güçlendirdi ve ekonominin önde gelen aktörleri nezdinde partinin meşruiyet ve itibarını artırdı.

'Gül sempatik bulundu'
AKP'nin başarısını genel olarak hangi unsurlara bağlıyorsunuz?
AYATA: Bu konuda medyada yapılan değerlendirmeleri şöyle toplayabiliriz: Kampanyada üstünlük, iyi işleyen bir parti, yerel yönetimlerden gelen büyük destek, hizmet götürme heyecanının hâlâ yüksek olması, siyasi iktidarı elinde tutmanın sağladığı meşruiyet, tarikat ve cemaatlerin ilk defa bu ölçüde aynı parti etrafında birleşen desteği, AKP başarısının diğer partilerin yeterince başarılı olamamasına dayandığı görüşü, merkez sağın adeta çökmesi, iyileşen ekonomi, konut, yollar altyapı ve sosyal transferler...
Yaklaşık bir aydır süren seçim sonucu değerlendirmelerinde ekonominin rolü ön plana çıktı. Bir yanda sonuçların öncelikle asker-sivil ilişkisi gibi siyasi değişkenlerle açıklanması, diğer yanda AKP'nin yüksek oy oranını ekonomiyle, yönetimin bu konudaki başarısı ile ilintilendirme var. Öylesine ki, bu konuda AKP'nin içinde bile tartışma çıktı; yüksek oy nedeni hangisi; cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşananlar mı, yoksa hükümetin beş yıllık icraatı mı?

Sizce hangisi?
AYATA: AKP'nin adayı Meclis'teki ezici çoğunluğa rağmen seçilemeyince AKP muhalefete ve TSK'ya karşı bu sorunun çözüm yerini "seçmen" olarak belirledi. Seçim sürecinde bu konu sürekli konuşuldu. Seçimin öne alınmasının gerekçesi tek başına bu sorundu. Seçimde AKP istediğini elde etmiş oldu.
Bu bakımdan seçimlerin gizli bir referandum niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Ama sadece bu konu oylanmış, ülkeyi kimin yöneteceği tek bir konuya indirgenmiş ve referandumdan bu sonuç çıkmış gibi düşünmek doğru olmaz. Araştırmalar bu mağduriyet iddiasının AKP'ye birkaç puan kazandırdığını gösteriyor.
Kanımca bir ilke meselesinden çok Gül'ün halk tarafından sempatik bulunması da bu sonucu doğurdu. Sırf demokratik tepki olarak oy veren kaç kişi var, bilemiyorum. Ama biz mazlumu seviyorsak haklı bulma eğiliminde oluruz, yoksa "iyi oldu, Allah'ından buldu" da deriz!

Köşk sürecinde yaşananların sonuçlar üzerindeki etkisini sınırlı görüyorsunuz...
AYATA: Kanımca bu seçimlerin en çok üzerinde durulması gereken tartışma konularından birisi yardımlar ve oy ilişkisi. "Bireyin oyu satın alındı" diyebilir miyiz? Oy verme büyük seçmen çoğunluğu için bireysel, rasyonel ve önemli ölçüde de özgür bir süreç.
Sanıldığı gibi, al kömürü ver oyu, olmuyor. Böyle belirlenen oylar her seçimde vardır, bu seçimde de olmuştur. Ama bu tartışma ciddi, çünkü demokrasinin özüne yönelik.

Köşk seçimi bahane oldu

Yardım alan seçmen nasıl düşünüyor?
AYATA: Yardım alan bir kimse birçok etkeni dikkate alıyor. Örneğin AKP'nin hiç de söylendiği gibi mucize yaratamadığını düşünüyor, verdiği taban fiyattan hiç memnun değil, oğlu aylardır işsiz geziyor, hayat pahalılığının devam ettiği kanısında, belki de bu nedenlerle bir daha asla AKP'ye oy vermeyeceğini söylüyor çevresine.
Ama aynı anda hastanede, eczanede işi kolaylaşmış, son taban fiyatı daha iyi gelmiş, yöresinin ekonomik olanaklarını alabildiğine artıracağını düşündüğü bir otoyol yapılmış, köy yolu asfaltlanmış, Başbakan'ın azarlamalarına kızsa da diğerlerine bakıyor ve "bu daha iyi onlardan" diyor, koalisyonların istikrarsızlık yaratacağı fikri onu da ürkütüyor, iktidar partisini en dindar parti olarak görüyor ve daha birçok faktör söz konusu... Ve sözünü ettiğimiz bazı yardımlardan yararlanıyor. Biraz zorlanıyor. Oyu AKP'ye verecek, ama bir de bahane lazım. "Vermeyecektim ama" diyor, "Şu cumhurbaşkanlığı seçiminde oynanan oyunlara kızdım!"
Tüm sıraladığımız etkenler, özellikle televizyon vasıtasıyla vatandaşların ezici çoğunluğuna ulaşıyor. Şayet demokrasiyi esas alıyorsak, bireyin kendi çıkarlarını düşünme doğrultusunda akılcı davrandığını varsaymak durumundayız. Kaldı ki vatandaşa kızarken muhalefetin ne kadar eksik kaldığını da söylemiyor muyuz?

'Seçmeni suçlamayalım'
Yani seçim sonuçlarını değerlendirirken seçmene eleştirecek bir noktadan hareket edilemeyeceğini söyleyebilir miyiz?
AYATA: Tabii bir başka uca sürüklenip vatandaşın bilgi, eğitim ve siyasi davranış yönünden hiçbir sorunu bulunmadığını da söylemeyelim. Bırakanız Türkiye'yi, Avrupa'daki seçmeni bile işsiz olduğu, hoşgörü duyguları gelişmediği için, ırkçı politikacıların etkisinde kalarak tepkici milliyetçi oylar veriyor diye eleştirmiyor muyuz? 

ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sencer Ayata, 22 Temmuz seçimlerinde alınan sonuçları çözümlerken, AKP başarısında "siyaset-şirket-yardım ağı" üçgeninin önemli bir rol oynadığını vurguluyor. Harvard'ın da aralarında bulunduğu dünyanın saygın üniversitelerinde çalışmalar yapan Prof. Ayata, seçim sonuçlarını Milliyet için çözümlemeye devam ediyor. Söyleşinin dünkü bölümünde "AKP'ye oy vermek için ekonomik gerekçeleri bulunan seçmenin Köşk sürecinde yaşananları bahane ettiğini" belirten Ayata'ya yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:

AKP'nin elde ettiği başarıda konjonktürün katkısını önemsiyor musunuz?
AYATA: Gözlemciler, AKP iktidarının parlak bir dünya ekonomik konjonktürüne rastladığı konusunda hemfikir. AKP, küresel ekonomik eğilimler ve liberal ekonomi politikaları ile uyumlu olmaya çalıştı. İstihdam, eşitsizlik, sosyal güvence eksikliği gibi temel sorunlar sürüyor olsa da ekonomi bir bütün olarak büyüdü.
Sonuçta, etkin ekonomik çevrelerde dahi "Ne yapalım, ekonomiyi mevcut koşullarda en iyi bunlar götürüyor" yaklaşımı ön plana çıktı. CHP-MHP koalisyonu fikri, özellikle bu kesimleri ürküttü. Bir kesim için ekonomik endişeler, yaşam biçimine ilişkin endişelerin önüne geçti. Bu dönemde kaynakların en rasyonel kullanılmadığı kuşkusu da oldukça yaygın.

AKP dönemi ekonomisinde dikkat çekici bulduğunuz değişimler var mı?
AYATA: Eskiden iş ve istihdam için devlet yatırımları daha önemli idi. Şimdi herkesin gözü teşviklerde, sermaye hareketlerinde, yatırımlarda. Büyüme ağırlıkla özel sektör tarafından sağlanıyor. Yeni tür bir ekonomi bilinci gelişti. İşyeri, alışveriş merkezi, otel, rezidans, fabrika... Hangisi yapılırsa yapılsın hepsi iş demek. Büyük mağaza kızı kasiyer, otel de oğlanı garson yapıyor. Yaygın işsizliğe rağmen, AKP kısmen de olsa yatırım umutlarını ayakta tutmayı başardı.

Sağın hizmet bayrağı AKP'de
Bu önemli, ancak AKP'ye ekonomi nedeniyle verilen desteği açıklamaya yeter mi?
AYATA: Ekonomide ikinci önemli konu, halka sunulan hizmetler. "AKP iyi hizmet yaptı" diyenlerin oranı yüzde 75'i buluyor. AKP'nin desteğinin arkasında esas olarak bu boyutu dikkate almak lazım. Demirel zamanında bu bayrağı merkez sağ taşırdı. Başından beri temel hizmetleri sunma İslamcı hareket için siyasette bir yer edinmenin, toplumda meşruiyet sağlamanın, bağımsız bir güç alanı oluşturmanın vazgeçilmez bir şartı idi.
Bir örnek verelim: Cenaze kaldırma, yakınını kaybeden bir kimse için en acılı, en zor dönem. Ben nereye gittimse, bürokratik formalitelerden defin işlemine, yemekten dua okunmasına kadar birçok hizmetin AKP belediyeleri ve yandaş kuruluşları tarafından yerine getirildiğine dair örneklerle karşılaştım.
Özellikle, SSK ve önemli ölçüde Bağ-Kur üyeleri, organizasyon bozukluklarından kaynaklanan sağlık sorunları konusunda rahatladılar. Kalite sorunları ciddi, ama duble yollar, köy içi yolların asfaltlanması çok etkili oldu. Yazın toz, kışın çamur köylünün, gecekondulunun en önemli derdidir.
En çok konuşulan konu erzak, yakıt ve eğitim yardımları. AKP iktidarı döneminde, halk arasında Fak-Fuk-Fon diye bilinen kaynakların dağıtımında artış oldu. Ama AKP, yapılan yardımları partinin, hükümetin özel bir marifeti gibi göstermeye çalıştı.

İhaleden sandığa iktidar zinciri

AKP'nin icraatında kamu ihalelerinin nasıl bir işlevi oldu?
AYATA: 57. hükümetin reformları, siyaset ve ekonomiyi ayırarak yolsuzlukları ve israfı önlemeyi hedefliyordu. Çünkü, kamuda kadrolar siyasi atamalarla şişiriliyordu. Oysa şimdi siyaset ve ekonomi AKP tarafından farklı bir biçimde yeniden bir araya getiriliyor. Eskiden kamunun içindeki mal ve hizmet üretimi artan ölçüde özel sektöre yaptırılıyor. Burada sorun, piyasaya devredilen işlerde şirketlerin nasıl belirlendiği. Ve esas önemli olan, bu şirketlerle yönetimler arasında yeni tür bir siyasi ve ekonomik ilişki oluşması.
Burada kişisel rantları kastetmiyorum. Hizmet sunan şirketler, elde edilen kaynakların bir bölümünü yandaş kuruluşlara veya özel olarak oluşturulan fonlara bağışlıyor. Bu sayede oluşturulan sosyal hizmet ve yardım ağları seçmen tabanı yaratmak için, yani iktidarı elde tutmak için kullanılıyor. Desteklenen tercihli şirketler bağış yapıyor, bağışlarla oluşan fonlar yardım amaçlı kullanılıyor, sosyal yardım oy tabanını genişletiyor, oy tabanı da siyasi güç ve iktidar getiriyor.

Önceki iktidarlar döneminde de siyaset-ticaret ilişkileri yok muydu?
AYATA: Vardı, ama bunun sosyal yardım bacağı çok zayıftı. AKP patronaj sistemini büyüttü ve çok daha çetrefil bir hale getirdi. Bu Amerika'da "makine politikası" denilen sistem. Makine bizde farklı anlamda kullanıldığı için "çark politikası" diyelim. Muazzam büyüklüklere ulaşmış çarklar oluşuyor.

Böyle bir yapı üretebilen AKP'yi tek boyutta değerlendirmek doğru mu?
AYATA: Karşımıza çarpıcı bir siyaset, şirket ve sosyal yardım ağları üçgeni çıkıyor. İşte yurtlar, sağlık ocakları, aşevleri, kurslar, erzak paketleri büyük ölçüde bu çark sayesinde sağlanıyor. Olayı, sadece din penceresinden görmeye çalıştıkça, bu yeni politika tarzının özellikleri yeterince anlaşılmıyor. Kırdan kente göç etmiş, yoğun geçim sıkıntısı çeken bir kesime doğrudan kamu hizmetleri aracılığıyla ulaşamıyorsunuz. İslami hareket, ihtiyaç sahiplerine yardım götürerek boşlukları doldurmaya çalışıyor. Ama bu sistemi adil ve çağdaş bir sosyal refah rejimi gibi görmek yanlış olur.

Neden?
AYATA: Bu yöntemler özünde yanlıdır: Bazıları korunurken bazıları dışlanır. Sosyal adalet dağıtımı nesnel ve evrensel ölçülere göre yapılmalıdır. Yardım yapanların kaynakları, muhasebeleri yeterince şeffaf değildir. Pazarlıklar, vaatler söz konusu olduğunda bireysel özgürlükler için tehlike var demektir. Avrupa'da bu büyük toplumsal entegrasyon sorunu Keynezyen refah devleti sayesinde aşıldı. Bu da özünde bir sosyal demokrasi projesi idi. Koşullar elbette çok farklı, ama Türkiye'de halen eksik olan işte bu iddia.

Bu dönemde yeni bir ekonomik elit yaratıldığı konusundaki yorumunuz ne?
AYATA: Özelleştirme AKP'nin güçlü bir ekonomik elit ve güçlü bir ekonomik taban yaratma iddiasıyla büyük ölçüde örtüşüyor. Ve bu ekonomik güç sayesinde sosyal hizmet ve yardım ağlarının finansmanı mümkün oluyor ki, bu da iktidarın elde tutulmasını kolaylaştırıyor. Diğer bir deyişle, AKP piyasa ekonomisinin çözemediği istihdam sorunlarını, sosyal sorunları, bu toplumsal dayanışma ağları vasıtasıyla hafifletmeye çalışıyor. Piyasa reformları, diğer birçok ülkede sol iktidarlar getirirken bizde ekonomik liberalizm uygulayan parti, kendi açıklarını kendisi kapatıyor. Türkiye'de ekonomik liberalizm, böylelikle muhafazakâr bir cemaatçi dayanışma ile birlikte yürüyor, siyasi istikrar bu yoldan sağlanıyor.

AKP'nin önemli bir dönüşüm sağladığını da söylemiş olmuyor musunuz?
AYATA: Muhafazakâr oy tabanı, dindar girişimci veya orta sınıflardan ibaret değil. Türkiye'de muhafazakâr oy tabanı ile özellikle kadınların işgücüne aşırı derecede düşük katılımı ve işsizlik gibi olgular arasında yakın bir ilişki var. İşgücü piyasasına katılmayan nüfus kapalı ve içe dönük bir nüfustur. Eve, mahalleye, cemaate kapanmış bir nüfus. Bakın seçim coğrafyasına ve oy dağılımına, AKP oy patlamasını bu kesimlerde yapıyor.
AKP kimi yerde muhafazakâr değerler sistemi içinde modernleşmenin yaygınlaşmasını teşvik ediyor. Kimi yerde de, en kapalı sosyal örgütlenme biçimlerini, dini ve toplumsal hiyerarşileri... Özellikle ataerkil değerlerin yeniden üretildiği süreçleri dolaylı yollardan da olsa destekliyor. O nedenle AKP dönüştürücüdür veya AKP tutuculaştırıcıdır demek doğru olmaz. Ayrı ayrı ortamlarda her iki eğilimin birden var olduğunu görebiliriz.

AKP'den kuşkulanana darbeci demeyelim

Yardımlar ve diğer etkilerle genişleyen seçmen tabanı ve seçim sonuçlarıyla AKP'nin elinde örneği çok görülmemiş bir güç toplandığını söyleyebilir miyiz?
AYATA: Türkiye oldukça çarpıcı bir güç temerküzü süreci yaşıyor. AKP halihazırda güçlü bir siyasi iktidar ve devlet gücü üzerindeki ağırlığı sürekli olarak artıyor. Anayasal özerkliğe sahip kurumlar üzerinde giderek daha fazla söz sahibi olacak. Siyasi gücün üstüne devlet gücü de oturuyor. Üçüncü bir güç odağı ise şirketler, sosyal yardım ağları ve yerel cemaatler dokusu.
AKP'nin orta sınıfları var, yönetici kadroları dışa açılıyor, ama oy tabanı büyük ölçüde bu dokudan oluşuyor. Böylelikle birbirini tamamlayan üç bacaklı bir güç yapısı çıkıyor ortaya: Devlet, siyaset ve cemaat...
Demokrasinin temel bir önceliği sivil yönetimdir. Ama, yine de sormamız gerekir; bu tür bir güç temerküzü demokrasiyi nasıl etkileyecek? Tabii en tehlikeli gelişme, birey üzerinde devletle toplumun birlikte baskı yapması olasılığı.

AKP ve tabanına bakınca nasıl bir yapı görüyorsunuz?
AYATA: Parti yapısında Milli Görüş halen güçlü. Tabanda şeriat isteyen en az yüzde 10'luk bir kesim de var. Kanımca toplumda, kendi İslami zihniyet ve yaşam anlayışını yaymak iddiasından da pek vazgeçmedi. Diğer yandan, AKP'yi gizli gündeminde İslam dinarı, İslam NATO'su olan bir parti olarak düşünemeyiz.

Tarihi bağları değiştirmez
Yasaları İslami kurallara dayandırma, demokratik kurumları İslami alternatifleri ile değiştirme, laik partilerin seçimlere girmesini yasaklama hazırlıkları içinde olduğunu iddia etmek de gerçekçi olmaz. Türkiye'nin Batı ülkeleriyle olan tarihi bağlarını değiştirmek eğilimi de yok gibi.
Bu çapraz eğilimleri göz önünde bulundurarak, AKP'ye kuşkuyla bakanları da hemen darbeci, militarist diye damgalamayalım. Çok değil, 15 sene önce Milli Görüş çevrelerinde bırakın laikliği, "demokrasiyi benimsiyorum" diyenler dahi pek yoktu.

AKP'ye önemli sorular

Sizce nasıl bir döneme giriyoruz?
AYATA: AKP, Türkiye'yi adım adım bir İslamcı rejime taşıyor iddiasının gerçekçi olmaması, önümüzdeki döneme ilişkin çok önemli müzakere, çekişme ve çatışma alanları yoktur anlamına gelmez. Çok kimse merak ediyor, yazılıyor çiziliyor, kamu görevlerine atamalar geçmiş 5 yılda olduğu gibi hep içeriden mi yapılacak? Bir zamanlar dini okullar alternatif bir orta eğitim sistemi haline getirilmişti, bu iddia devam ediyor mu? Ben kişisel olarak hem Diyanet İşleri Başkanı'nın hem de ilgili bakanın konuşmalarını çoğu zaman takdirle izliyorum, ama Diyanet İşleri nereye kadar büyümeye devam edecek ve ne gibi işlevleri üstlenmesi istenecek?
Devletin sert gücü ordu ise yumuşak, ama bir o kadar etkili gücü de Diyanet. Ordunun siyaset dışı kalmasını isteyen AKP yönetimi aynı duyarlılığı din görevlilerinin siyaset dışı kalması için de gösterecek mi? Merkez ve özellikle merkez-sağ, öncelikle liberal ekonomi, demokrasi ve dışa açık olma ile özdeşleştiriliyor. Bazı gözlemcilere göre AKP zaten bu noktada. Ama AKP yeni bir "toplumsal merkez"den söz ediyor. Bu merkez neden siyasi merkezden ayrı? Farklılık din-siyaset ilişkisinde mi? Yaklaşık 50 yıl boyunca özellikle merkez sağ iktidarlar laikliğin özüne itiraz etmeden din-siyaset ilişkisinde yeni bir üslup geliştirdiler. AKP, "Bizim anlayışımız merkez-sağın din-siyaset ilişkisi anlayışından farklıdır" diyorsa bu farklılık nerede aranmalı?

Farklı yaşam tarzları gerginlik yaratacak mı?
AYATA: Türkiye'de cumhuriyet kültürü, Batı kültürü hızla yayıldı ve derinleşti. Artık yüzde 10 şehirleşmiş bir toplumda küçük bir memur elit gruptan değil, milyonlarca aileden söz ediyoruz. Buna karşılık AKP elitlerinin temsil etmeye çalıştığı ve savunduğu bir İslami yaşam tarzı var. Aslında bu yaşam tarzı da hızla değişiyor, giderek daha tüketim merkezli, hatta daha hedonist bir biçim alıyor. Seçim sonrasında bu iki kesimin ayrışmış alanlarda yaşamlarını sürdürmeleri görüşü daha çok dile getirilir oldu. Eskisi gibi çevre-merkez falan değil, bunlar iki farklı elit veya orta sınıf yaşam tarzı. İktidar gücünü elinde tutan AKP nasıl bir yol izleyecek? Bazılarının korktuğu gibi kendi tarzını gücü yettiğinde başkalarına da kabul ettirmeye mi çalışacak? Kadıköy'de, Çankaya'da değil, ama küçük ve orta çaplı kentlerde, büyük şehirlerin eteklerinde derin bir endişe konusu bu.

AKP'ye 'kadın' soruları
Evde ve toplumda kadının yeri ne olacak? Biliyoruz ki AKP elitleri kadının okumasına, araba kullanmasına, alışveriş için dışarıya çıkmasına, karı-koca el ele tutuşarak şehir merkezinde yürümesine, spor yapmasına karşı değil. Bu açıdan da kadını kapatan, "saçı uzun" diyen, dayak atan geleneksellikten kopuyor. AKP elitleri kadınları eve kapatmıyor, eğitim görmelerine de taraftar, ama onları sadece iyi eş, iyi anne olarak mı görüyor?
Kadınlar çalışma yaşamına, kamu hayatına erkeklerle eşit olarak katılan kimseler mi olacak?
Farz edin, türbanlı kız öğrencilerin eğitimleri engellenmedi? Hangi model tercih edilecek? Çalışan kadın modeli teşvik mi edilecek, yoksa geri plana mı atılacak?
Şimdi sorunu AKP şeriat getirecek mi getirmeyecek mi, takiye yapıyor mu yapmıyor mu gibi, sonuçta bizi biraz da tembelliğe iten bir konuma indirgemeyelim. Dile getirmeye çalıştığımız bu sorular ve daha pek çokları geleceğimiz bakımından hayati öneme sahip. Demokrasinin sağlığı için bu konuları sabır ve ayrıntı ile tartışmamız gerekli.

ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sencer Ayata, CHP'nin "ekonomiyi AKP'den daha iyi yöneteceğini kanıtlamadıkça iktidara gelemeyeceğini" vurguluyor.
CHP'nin geçmişte değişmeyi başarabildiği için ayakta kalan tek parti olduğuna işaret eden Ayata, bu partiyi geliştirecek birikime sahip insan sermayesinin cumhuriyet mitinglerinde ortaya çıktığının altını çiziyor.
Seçim sonuçlarını Milliyet için çözümleyen Ayata'ya CHP konusunda yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:

Sizce CHP'nin temel hatası ve sorunu ne?
AYATA: CHP en çok iki açıdan eleştirildi: Liderin bir kesim tarafından benimsenmemesi ve politikasını neredeyse tamamen laiklik üzerine oturtması. İşsiz güçsüz insanlara "laiklik elden gidiyor" propagandasının etkisi olmadığı söyleniyor. "Siyaseti, geleceğe dönük umutlar üzerinden yapmadı" eleştirisi, kanımca en yerinde olanı. CHP'nin sorunu, oy oranından çok seçmenle parti arasındaki ilişkide.
Yıllar önce yapılan TÜSES araştırması da, Yılmaz Esmer'in yeni araştırması da CHP'ye oy veren seçmenin partiye umut bağlamadığını, benimsemediğini, ülkeyi iyi yönetebileceğine ve temel sorunları çözeceğine inanmadığını ortaya koyuyor.
Seçmeni, tarihi ve kültürel nedenlerle cumhuriyet ve laiklik değerlerini savunan parti olduğu ve bu konuda diğer partilere güvenmediği için CHP'ye oy veriyor.

Nasıl bir kitle bu ve ne hissediyor?
AYATA: Yılmaz Esmer araştırması büyük partiler arasında bilime en çok inanan, etnik hoşgörü düzeyi en yüksek, katılımcı demokratik kültüre en fazla sahip, bireysel özgürlük ve serbestileri en çok benimseyen seçmenin, CHP seçmeni olduğuna işaret ediyordu.
Bu tabanın standartları ile partinin performansı arasında büyük bir mesafe var. Bu taban, kendini "bir dakika karanlık" eyleminde, mitinglerde ve tatildeyken büyük şehirlere doğru oy verme mobilizasyonunda ortaya koydu. Mitinglerin, tatilden gelip oy vermenin beklenen sonucu vermemesinin, CHP'nin bu seferberliğin önemini yeterince dile getirmemiş olmasının üzüntüsünü yaşıyorlar.
Milyonlarca insan, kendi kendine, gönüllü olarak, hesap kitap yapmadan, kendi kaynakları ile büyük bir siyasi katılım kampanyası gerçekleştirdi. Bu tamamen bireysel ve gönüllü olduğu için Türkiye'de ilktir.

Bu mobilizasyon sadece kıyıları mı etkiledi?
AYATA: CHP başka kesimlere de uzanarak biraz oy artırabilseydi dünya medyası bu örgütlenmeyi anlatıyor olacaktı. Biz güce, başarılı olana, kazanana tam not verip diğerlerini göz ardı ediyoruz.
Evet, CHP'ye yöneltilen eleştirilerden birisi, kıyıların, apartmanların, zenginlerin partisi olması. Eğitim düzeyi yüksek, varlıklı, kentli, iyi yerlerde oturanların partisi, Ege ve Trakya partisi olması.
Eleştirinin kesinlikle doğru olan bir yanı var. Çünkü, CHP, emekçi sınıfların desteğini sağlayamıyor. Sendikalar ve çalışanlardan, meslek örgütlerinden destek sağlanmadan, bir sosyal demokrat parti olma iddiası yürütülemez.

Yeni 'orta'da güçlü
Yani CHP, dar gelirlilere ulaşamayan bir "orta sınıf" partisi mi?
AYATA: Üniversite mezunları arasında CHP neredeyse her iki kişiden birinin, AKP ise dört kişiden birinin oylarını alıyor. AKP'nin de yeni orta sınıf tabanı oluşuyor, ama, CHP yeni orta sınıf tabanı en güçlü olan parti.
Yeni orta sınıf kavramı bazen yanlış anlaşılıyor. Buradaki "yeni" henüz ortaya çıkan, çıkmakta olan anlamına gelmiyor. Modern anlamda doktorluk, avukatlık yüzlerce yıldır var olan meslek kategorileridir, ama onlar yine "yeni orta sınıf" kapsamında ele alınır.
Apartmanda veya müstakil evlerde oturduklarına ya da siyasi duruşlarına göre tanımlayamayız bu grubu. Türkiye'de yeni orta sınıflar, çoğunluk itibarıyla "çağdaş yaşam" diye adlandırılan bir kültürü tercih ediyor.

Ama, bu sınıf CHP'yi iktidara taşımaya yetmiyor...
AYATA: Evet, Türkiye'de yeni orta sınıf henüz sayıca çok büyük değil. Belki toplumun yüzde 15'i, bilemediniz biraz fazlası. Bütün gelişen ülkelerde köylü, esnaf, sanatkâr kesimi zaman içinde küçülürken, hatta sanayi işçilerinin oranı yüzde 50'lerden 20'lere, hatta 10'lara gerilerken, büyüyen kesim bu yeni orta sınıf. Çünkü, hizmet sektörü büyüdükçe, ekonomi daha fazla bilgi temeline dayandıkça, yeni orta sınıf büyüyor. Blair bu kesimi yakalayabildiği için, öncelikle onların oylarıyla üç seçim kazandı.
Şimdi, tam benimsemeden de olsa, bu kesimin CHP'ye oy vermesi bir zafiyetmiş gibi değerlendiriliyor. "Kıyıda oturan zenginler" diye neredeyse küçümsüyoruz. Evet, bu kesim elitist kültürel yönelimler, paylaşımcı-dayanışmacı değerlerin zayıflığı, siyasi organizasyon konusunda yeterince yenilikçi ve iddialı olamama açılarından eleştirilebilir. Ama, bu kesim geniş siyasi vizyonu olan bir siyasi hareket oluşturmak için de vazgeçilmez bir öneme sahip. Bu olursa, merkez sol emekçi sınıflara çok daha rahat ulaşabilir.

Sorunu laiklik değil
Sadece laiklik vurgusu bu kadar oy getiriyor, diyebilir miyiz?
AYATA: CHP'nin sorunu, laikliğe sahip çıkması değil. Laiklik, ne ilerlemeye mani, ne demokratikleşmeye. CHP, dar alanda siyaset yapıyor. Temel rejim sorunları dışında siyaseti sınırlı sayıda parti politikası, parlamento mücadelesi değişkenine indirgemiş durumda.
AKP, çok daha geniş ve çeşitlenmiş bir alanda politika yapıyor. CHP, emekçi sınıfların sorunları, sosyal politikalar, dünyaya açılma, piyasa dinamizmi, yerel siyaset, kadın, eğitim ve teknoloji başta olmak birçok temel konuyla ancak marjinal olarak ilgileniyor.
Laiklik anlayışı, CHP'nin bu konularla derinlemesine ilgilenmesini hiçbir şekilde engellemiyor ki...

Ve sadece laik vurgu, örneğin yoksullukla mücadeleyi ikame edemiyor...
AYATA: Köylü nüfusun, akın ettiği yerlerde kent toplumunun parçası olabilmesi için gelire, konuta, ulaşım ve sağlık hizmetlerine, parklara, okullara ihtiyacı var. CHP, 1970'lerde bu değişime odaklanmış ve hiç değilse siyasi söyleminin merkezine bu sorunu oturtmuştu.
Oysa, günümüzde göç ve kentsel bütünleşme konusuyla AKP daha fazla ilgileniyor. AKP, bu nüfusa ekonomik ve sosyal hizmetler götürüyor, ama, bunu kültürel bir çerçeve içinde dini unsurları kullanarak, geleneksel sosyal örgütlenmelerden yararlanarak yapıyor.
Hiyerarşik, erkek-egemen, otoriter, içe dönük cemaat değerleri ile uyumlu ilişkiler kurarak yapıyor.

Seçimler 'demokrasi alanı'nı genişletti

Demokrasiyi sürekli olarak gelişen, genişleyen bir alan olarak düşünebiliriz. Bu seçimlerin önemli bir sonucu, Türkiye'nin demokrasi alanının genişleme sürecinin yeni bir boyut kazanmasıdır.
Türkiye'de cumhuriyetin ilk döneminde Anayasa, temsili meclis, ilkesel olarak sivil yönetim, evrensel oy hakkı gibi birçok kurum oluşturuldu. Daha sonra, Demokrat Parti ve Adalet Partisi çevrenin temsil mekanizmalarını güçlendirdi. Farklı siyasi elitler siyasete katılma olanağına kavuştu.
Sancılı ve zor bir dönemin sonucunda sol partilerin varlığı ve önemi kabul edildi. 1970'lerde sağ-sol eksenini içine alan yeni bir demokratik alan oluştu. Tam 30 yıllık uzun bir süre içinde dini kimliği temel bir referans olarak kabul eden siyasi akımlar parlamentoda temsil edildi, iktidar ortağı oldu ve günümüzde neredeyse egemen siyasi görüş haline geldi.
Yeni parlamentoda laiklik, ılımlı İslam, merkez-sol, merkez sağın yanı sıra etnik kimlik vurgusu yapan partiler doğrudan temsil ediliyor. Demokrasinin gelişmesi, özünde siyasi aktörler arasındaki yarışma, müzakere ve işbirliği pratiklerinin, deneyimlerinin gelişmesi demektir.
Yeni parlamento, Türkiye'nin temel çatışma eksenlerinin yumuşatılması ve böylece demokratik siyaset alanının içine çekilebilmesi bakımından yeni ve önemli deneyimlere sahne olacaktır.

Atatürk dünyaya açılmada öncüydü

Biraz içine kapanmış bir parti karşısında mıyız?
AYATA: CHP'nin yerel sorunlara siyasi çözümler getirme iddiası iyice zayıfladı. Bir diğer uçta, partinin dış dünyaya yeterince açık olmadığını da söyleyebiliriz. Günümüzde, Atatürk'ün ulusal bağımsızlık fikri içe dönme, içe kapanma olarak değil, Türkiye'nin ulusal rekabet gücünü artırma olarak yorumlanabilir. Ortada gerçekten çarpıcı bir "Karadeniz Gemisi Projesi" var Atatürk'ün...
Dünya ticaretine açılma konusunda herkesten çok önce, hem de günümüzde bile hayranlık uyandıracak bir estetik anlayış içinde organizasyon gerçekleştiriyor.
Türkiye'nin uluslararası ekonomide ve toplumda yerini güçlendirmesinde, bilimsel-kültürel-ekonomik ilişki ağının dünyaya yayılmasında CHP önemli bir rol oynayabilir.

Bilime yatırım laikliği de güçlendirir

CHP, seçim yarışında AKP'nin yöntemleriyle rekabet edebilir mi?
AYATA: Sosyal demokrasi, CHP, bu tür din ve muhafazakâr cemaat temelli kültür politikaları izleyemez. Merkez sağ bile AKP ile yarışamadı dinden yararlanma konusunda. CHP, kentli seçmeni kültürel-ekonomik değil, sosyoekonomik politikalarla yakalayabilir.
Dünyada, sosyal demokrasinin en önemli başarısı ve birikimi eğitim, konut, sağlık, sosyal güvenlik, yoksullukla mücadele politikalarıdır. Artık, AKP ile cenaze kaldırma veya nohut dağıtma yarışına girmek mümkün değil. Bu alanda ilerleme, ancak bilim ve bilgi yoğun olarak sağlanabilir.
AKP'nin emek yoğun yöntemlerini, hem aynı başarı ile uygulamak olanaksızdır, hem de bu yöntemler sol bir parti için arzu edilir olmayabilir. Merkez sol için en önemli kaynak, bilgi, birikim ve uzmanlıktır.
Bu işi yapacak olan insan sermayesi, kendini mitinglerde ortaya koyan CHP seçmen tabanında mevcuttur.

CHP, bilim, eğitim ve teknoloji konularıyla yeterince ilgili mi?
AYATA: Tarihi ve kültürel anlamda CHP'nin dünya görüşünün, dünyayı değiştirme anlayışının temelinde bilim ve eğitim var. Atatürk'ün en temel mirası bu. İster elitler deyin, ister cüppeliler, yakın geçmişinde CHP hep üniversitenin partisi oldu. Şimdi, kapitalizmin tarihinde ilk defa kapitalist ekonomiyi ateşleyen temel güç "bilgi" haline geldi.
CHP, tüm enerjisini Türkiye'yi ileri bilgi ekonomisine taşımaya yöneltebilir. Üniversiteleri, medyayı, meslek örgütlerini, iş dünyasını bu konuda mobilize etmeyi temel bir siyasi hedef haline getirebilir.
Eğitim ve insan kaynaklarını geliştirmeyi bir numaralı hedef haline getiren bir parti olabilir. Laikliği, cumhuriyeti, demokrasiyi, çağdaşlaşmayı en sağlam temellere oturtacak araçlar da aslında bunlar değil midir?

İktidarın şartı
CHP'nin açılım önerdiğiniz girişimci sınıfla ilişkileri nasıl görünüyor?
AYATA: Siyasi kadroları içinde çok sayıda girişimciyi bulundurmasına rağmen genel olarak girişimci dünyasından oldukça kopuk bir parti görünümünde. Oysa, günümüzde siyaset dünyası, girişimciliğin yurtiçi ve yurtdışı açılımlarından, birikiminden, dinamizminden yararlanmak zorunda.
Türkiye'de ekonomi ile siyasetin iç içe geçmesinden, tercihli kaynak dağıtımı uygulamalarından rahatsız olan, sosyal sorumluluk bilincine sahip olan pek çok girişimci var. Dünya piyasalarında bu kesimlerin önünün açılmasında, rekabet güçlerinin artırılmasında CHP iddialı bir parti olduğunu gösterebilir.
İç ve dış dinamiklerin bu ölçüde karmaşıklaştığı bir ortamda CHP, ekonomiyi AKP'den daha iyi yönetebileceğini kanıtlamak zorunda. Bu kanı değiştirilmedikçe CHP seçim kazanamaz kolay kolay. Bırakınız girişimci kesimi... İş-aş isteyen vatandaşın da gözü yatırımda, ekonomiyi kimin yönetebileceğinde.

Geçmişteki gibi değişmeli
CHP'nin dönüşebileceği konusunda işaretler görüyor musunuz?
AYATA: Olumsuzluklar var, ama CHP neredeyse 90 yaşında bir parti. CHP modern Türkiye'yi kurdu, Türkiye'ye demokrasinin en temel özelliği olan muhalefet kurumunu kazandırdı, ilk büyük merkez-sol kitle partisini kurdu.
Türkiye'deki tüm iktidar partileri, darbeler veya uzun muhalefet dönemlerinin sarsıntılarına dayanamayıp yok olup gitti. CHP geçmişte değişmeyi başarabildiği için halen ayaktadır ve öyle sanıyorum ki yeni gelişmelerin gerektirdiği organizasyon ve siyasi görüş değişikliklerini yerine getirebilecek kurumsal kapasiteye sahiptir.

 


Ekleyen: admin
Eklenme Tarihi: 18.03.2009
Okunma Sayısı: 900


Yorumlar
Yorum bırakabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Geri
  
Ana Sayfa  |  Üyelere Özel  |  Haberler  |  Makaleler  |  Medyadan  |  S.S.S.  |  İletişim
Copyright 2007 by toplumcu.net   |  Gizlilik  |  Kullanım Şartları